Header Ads

2017/07/08 Trakya Turu 1. Gün (Edirne - Lalapaşa - Kırklareli/Kofçaz)

Sabah erken saatlerde kalktığımızda öğlen sıcağına yakalanıp güneşin alında pedal çevirmemek gibi bir hayalimiz vardı.


Çeşitli zamanlarda yolu Edirne’den geçerek Engin ağabeyin “Engin Tekin“ evinde misafir olan gezginlerin anı duvarında bıraktığı izler arasında bizde yerimizi aldık. Eğer yolunuz Edirne'ye düşerse Trakya Bisiklete uğrayarak bir selam verin.

-"Her şey için teşekkürler Engin ağabey."



Saat 09.00 gibi Engin ağabeyin evinden ayrılarak Trakya turunun ilk pedallarını bastık.
Fakat evden çıkmamız ile Edirne’den ayrılmamız arasında yaklaşık 2 saatlik bir kayıp zaman oluştu. Bu zaman zarfından ne yaptığımıza gelecek olursak.


Yolculuk boyunca oluşabilecek lastik patlağı sıkıntılarını en aza indirmek için dün akşam oransan olarak sağlamlıkları bir birlerinden farklı ön ve arka dış lastiklerin yerini değiştirmiştim. Sabah bisikletin üzerine yükü koyup birde üstüne ben bindiğimde kulağıma olağan dışı bir ses geldi. Bu meseleyi bir şekilde halletmiş olsam da Gökay’ın gözü bagaj cıvatalarını tutmadı.


Haklılık payı da vardı cıvatalar biraz uyduruktu. Şimdiye kadar bir sıkıntı yaratmamışlardı ama bu ileride yaratmayacakları anlamına gelmiyordu.

Gökay’ın teknik yönü benden çok daha ağır bastığından -Usta ne derse o olur. diyerek bagaj cıvataları değiştirmek üzere sanayinin yolunu tuttuk.


Eski alüminyum alaşımlı cıvataları (solda) yeni çelik alaşımlı cıvatalar (sağda) ile değiştirdikten sonra ne olur ne olmaz diye iki tanede fazladan yedek cıvata alarak sanayiden ayrıldık. 


Teknik meselelerin çözümü ve alışverişin derken saat 11.00 olmuştu. Yolumuzun üstündeki Sveti Georgi Bulgar Kilisesine kısa bir süreliğine uğradık. Benim dini yapılar ilgimi çekmediğinden pek ilgilenmedim Gökay’ın küçük gezintisinden sonra yolumuza devam ettik.

Eğer benim yazım sizlere kültürden yoksun ve yavan geldiyse Urimbaba’nın aynı güzergahta yaptığı tur yazısını da okuyabilirsiniz.


Sveti Konstantin-Elena Bulgar kilisesi
Adını I. Konstantin ve annesi Helena'dan alan Sveti Konstantin-Elena Bulgar kilisesi 1869 tarihinde 7 aydan kısa bir sürede yapılmış ve dönemin Doğu Ortodoks kilise mimarisinin klasik örneklerinden biridir. Kilise Edirne'nin Uzun kaldırım bölgesinde bulunmaktadır. 20. yüzyılın ilk yarısında cemaatini kaybetmiş ve kaderine terk edilmiştir.

Kilise uzun yıl bakımsız kaldıktan sonra Bulgaristan hükümetinin de yardımlarıyla 2008'de yeniden restore edilmiştir. Onarım yaklaşık 500 000 avro'ya mal olmuştur. Kilisenin yeniden açılışına dönemin Bulgar başbakanı Sergey Stanişev ve dönemin Türk kültür bakanı Ertuğrul Günay katılıp barış mesajları vermiştir. Restorasyondan önce sadece dört duvarı ayakta olan kilise inanç turizmine destek olmaktadır.
Kaynak: Wikipedia


Aslında Edirne’den çıkış için daha önceden köy yollarının ağırlıklı olduğu ana yoldan uzak bir rota planlamıştık ama kaybettiğimiz zamanı göz önüne alarak mümkün olan en kısa zamanda en uzun mesafeyi kat edebilmek adına ana yola girdik. Ana yolda bir süre ilerledikten sonra karşılaştığımız Emre Ata bize yaklaşık 10-15 km kadar eşlik ederek Lalapaşa’ya kadar çoğunlukla düz ilerleyen “kısmen” sıkıcı yolu biraz olsun keyifli kıldı. Kendisine buradan teşekkürlerimi iletirken sizleri de #seninleheryere sayfasına destek olmaya davet ediyorum.

Hazır teşekkür faslına girmişken en önemli teşekkürü yol arkadaşım (Android) Gökay’a iletmek istiyorum.

Açık konuşmak gerekirse eğer Gökay gelmemiş olsaydı tıpkı bundan önceki birkaç senedir olan yine tekerrür edecek “-aman çok sıcak, yok rüzgâr var.” diyerek eften püften bahaneler ile koca yaz mevsimini heba edip Trakya turu yapmadan geçirip gidecektim. Oysa şimdi kendisi ile çoktan Lalapaşa’ya geldik bile.

Gökay iyi ki geldin. Bende #seninleheryere giderim. :)



Lalapaşa’ya geldiğimizde daha önceden ziyaret etme planı yaptığım Dolmen’e uğradık. Zaten rota çalışması yaparken uydu görüntülerinden yerini kestirebiliyordum. Aradığımızı da kısa bir süre sonra küçücük Lalapaşa’da zahmetsizce elimizle koymuş gibi bulduk.


Dolmen
Dolmen, kelimesi Keltçe olup "Tolmen" - "Taş Masa" anlamına gelmektedir.
toprakta yan yana aralıklı olarak dizilmiş birkaç büyük yassı taşla bunların üstüne yatay olarak yerleştirilmiş yine büyük yassı taşlardan oluşan ve genellikle mezar olarak kullanılmış olan tarih öncesi yapılardır. Megalit kültüre ait yapılar içinde en sık karşılaşılan yapılardır ve küçük taşlar ve topraktan oluşan Tümülüsler ile kaplanmış olarak bulunurlar.

Neolitik anıtlar, neolitik toplumların kültürlerini ve ideolojilerini de gösterirler. Anıtların ortaya çıkışı ve işlevleri sosyal gelişmenin göstergeleri olarak kabul edilebilir.
Kaynak: Wikipedia


Kısa süreli bu ziyaretin ardından Lalapaşa’dan ayrılarak Hacıdanişment köyüne doğru yolumuza devam ettik. Bu fotoğraftaki görüntüye aldanarak yolun düz devam ettiğini sanmayın. Lalapaşa ile Hacıdanişment arasındaki yaklaşık 10 kilometrelik mesafede 150 metre rakımdan 500 metre civarında bir yüksekliğe çıkılıyor.


Yol boyunca farklı yerlerde Türkiye Trakya’sında tespit edilmiş 118 tane dolmenden bazıları ile karşılaşıyoruz.


Yer yerde dolmenler haricinde menhir adı verilen dikilitaşlar karşımıza çıkıyor.
-bu koca, koca taşları kim dikmiş buralara?” diye kendi kendine sormadan edemiyoruz doğrusu.
Aslında bu sorunun cevabı için çocukluğumuza dönmemiz yeterli olacaktır.

"-Haydi, şimdi hep beraber uzanalım ve çocukluğumuza dönelim." :)


Aslında pek çoğumuz hatırlamasak ya da ne olduğuna anlam veremesek de bu tür dikili taşların ilk örneklerini çocukluğumuzda Asterix adındaki çizgi filminde mutlaka görmüşüzdür. Çizgi filmde olağanüstü güçlü Obelix’in (hopdediks, Oburiks) sırtında sürekli taşıdığı aslında bir dikili taştır. Bekli de bunlardan birini hopdediks buralara getirip dikmiştir. Kim bilir…


Öğlen sıcağının kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladığı saatlerde Hacıdanişment köyüne gelmeyi başardık. Köy dediğime bakmayın, neredeyse ilçe olan Lalapaşa'dan daha büyük bir yerleşim yeri burası.

Gökay Android olduğu için bir paket bisküvi ile 100 kilometre mesafe kat edebildiğinden yemekle pek arası olmadığını söylemek mümkün fakat şahsen benim karnım iyice acıkmaya başladığından köy çıkışındaki tepeyi çıkacak kuvveti kendimde bulamıyordum. Onun için burada bir yemek molası vermeye karar verdik.


Yemeğin ve dinlenmenin hemen ardından açken gözümde büyüyen rampayı çıkmaya başladık. Bu 100 metre tırmanışın olduğu rampanın sonuna geldiğimizde bugünün rotasındaki en yüksek noktaya çıkmış olacağız. 


Tepe noktaya ulaştıktan sonra çoğunluğunun iniş olduğu yolda süzülerek zahmetsizce Vaysal’a doğru ilerledik. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim buraya kadar yol şartları iyiydi fakat hava şartları ne yazık ki çok çetindi.


Vaysal’a kadar doğru düzgün ağaçlık alanın olmadığı Trakya kırsalında öğlen sıcağında açık alanda kalmak hakikati tersten görmeye davetiye çıkartmakla eş değer. Sıcak sebebiyle kendimi kötü hissetmeye başladığım dakikalarda Vaysal köy cami bahçesindeki ağaçların gölgesine kendimi attığım anlarda çölde vaha bulmuş bedevi kadar sevindim. Güneşin altında ölüp, ölüp dirilen ben burada yaklaşık olarak bir saat kadar oyalandıktan sonra ancak yeniden kendime geldim.
Hazır yeri ve zamanı gelmişken dile getirmek istediğim bir durum var.
Gökay ile aramızda ciddi bir sıklet farkı söz konusudur. Kendisi benden teknik ve performans olarak en az üç - dört gömlek üstündür. Onun bir aydan fazla süredir yollarda, benim ise bugün ilk günüm olması sebebiyle aramızdaki fark iyice belirginleşti. Fakat tur boyunca karşılıklı anlayış ve açık sözlülükle bu farkı kapatarak uyumu sağlayabildiğimiz kanaatindeyim.

Vaysal’dan sonra ağaçlar sıklaşıp, doğa koşullarında gözle görülür bir iyileşme söz konusuyken; ne yazık ki yol koşulları aksi yöndeydi. Burası harita bilgilerinde ana yol olarak gözükürken tarla yolundan beterdi. Kullandığımız “MTB” bisikletler bu tür yollara uygun olsa da zaten zorlu olan yol koşulları titreşim sebebiyle daha da zorlaştırıyordu. Olan, bileklerimize olacak gibi.


Malzeme kalitesi düşük stabilize yolda ilerlerken bir ara doğru yolda olup olmadığımızdan şüphe edip yoldan traktörü ile geçen köylüyü durdurup doğru yolda olup olmadığımızı teyit ettirme gereği bile duyduk. Bir süre orman içinde ilerledikten sonra açık alana çıktığımızda aynı zamanda Edirne il sınırından çıkıp Kırklareli il sınırına da girmiş olduk.


Şimdiye kadar çoğunlukla kuzeyden güneye doğru akan dere yataklarına paralel bir şekilde kuzeye doğru ilerlediğimizden buraya kadar pek hiç iniş çıkış olmadı. Fakat yönümüzü doğuya çevirdiğimiz şu andan itibaren pek çok dere yatağını dik keseceğimizden oldukça fazla iniş çıkışın olacağı belli gibiydi. Bu durum hali ile bizi biraz daha yoracak gibi gözüküyordu.


Keskin virajların olduğu dik ve tehlikeli rampadan aşağı inerek Devletliağaç köyüne doğru ilerledik.


Devletliağaç köyü Bulgaristan sınırına 2-3 kilometre uzaklığından dolayı biraz sıkıntılıydı.

Söyleyenin yalancısıyım. dendiğine göre;
Sınır köylerinde, sınır güvenliği hususunda köylü ile jandarma arasından bir eş güdümden söz ediliyor, hatta bazı çobanların telefon masraflarını bile jandarma tarafından ödenirken, ihbar başına belli bir ücret bile veriliyormuş.


Kahvehanede her biri birer istihbarat subayından hallice köylü ile sorgu-sohbet kıvamında diyaloglar arasında birer soda içerken biraz soluklandık.

Yollarda sıklıkla duymaya alıştığımız “-Kimsiniz? Nesinin? Nerden gelir? Nereye gidersiniz?” Gibi sorulara aman başımız ağrımasın diyerek kelimelerimizi özenle seçerek şaka yollu da olsa herhangi bir imada bulunmadan cevaplandırmaya gayret ettik.

Olur, da biri işkillenir arar jandarmayı şikayet eder sonra ayıkla pirincin taşını. Zaten üç kuruşluk keyfimiz var o da kaçmasın diyerek fazla oyalanmadan kalktıp yolumuza devam ettik.


Aslında Devletliağaç köyünden sonra Bulgaristan sınırı boyunca sıralanmış köylerden geçerek Dereköy’e doğru devam etmek de oldukça keyifli olabilirdi. Fakat bu köylerde pek alışveriş imkanımız olamayacağından ve de yeterli erzakımız olmadığından planladığımız gibi Kocatarla üzerinden Kofçaz’a doğru devam ettik.


8-9 kilometre boyunca defalarca önce tepeye çıkıp sonra dere yatağına indikten sonra Kocatarla köyüne geldik. Bu hiçbir şeydi benim için asıl zor kısım şimdi başlıyordu.


Yaklaşık 300 metre rakımdan 500 metre rakıma çıkacağımız ortalama 10 kilometrelik uzun bir tırmanış bizi bekliyordu. Yer, yer küçük inişler çıkışlar olsa da set gibi 10 metre iniyorsak 30 metre tırmanıyorduk.


Bu tırmanış esnasında yavaş, yavaş gücümün azaldığını hissediyor ve geri düşmeye başlıyordum. Arkadan sakince ilerlerken son kurşunlarımı atmaktaydım. Hatta bana kalsa Kofçaz’a kadar gitmek yerine uygun bir yere kamp atmayı tercih ederdim. Ama Gökay’ın telefon kamera gibi elektronik cihazlarını şarj etme zorunluluğu olduğu için devam etmemiz gerekiyordu.


Yolun bir yerinden sonra iyice bittim. artık Gökay yolda beni beklemek zorunda kalıyordu.

Halimden hiç memnun değildim ama mızmızlanacak da değildim. Gücümün kalmamasından ziyade motivasyonumu da yitirmiştim. Derhal yeni motivasyon kaynakları bulmalıydım.

Kofçaz’da beni bekleyen güzellikleri düşünerek kendi kendime “-Ha gayret Ferdimen.” Dedim.


İnsanın aklından bin bir şey geçiyor olsa da...
  • Bakire ve göğüsleri tomurcuklaşmış, saklı inciler gibi iri gözlü, gün yüzü görmemiş yumurta gibi bembeyaz yaşıt sevgililer… 
  • Bahçeler ve üzüm bağları…
  • Bozulmayan sudan, sütten, şaraptan ve baldan ırmaklar… 
  • Altın tepsi ve kadehlerle sunulan yiyecek ve içecekler… 
  • Yükseklerde kurulmuş döşekler ve mücevherlerle süslenmiş tahtlar… falan filan…

Aklımda tek bir şey ile bir süre daha dişimi sıktıktan sonra Kofçaz'da çoktan kendi cennetimdeydim. :) 
hadi nazdrave!

Tüm fotoğraflar için GGYİSS Facebook sayfasını ziyaret ediniz.
Bu yazıyı *.PDF formatında okuyabilir yada indirebilirsiniz.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.