Header Ads

2017/07/09 Trakya Turu 2. Gün (Kırklareli/Kofçaz - Kırklareli/Sarpdere)


Başkalarının çoktan söylediklerini yinelemekten başka bir şey yapmadığım yeni bir tur günlüğünden herkese merhaba. Ben Ferdimen, Sefil ve acınası hayatıma hoş geldiniz.

Sabah erken kalkarak hazırlıklarımızı tamamlayıp toparlandıktan sonra Kofçaz’ın bize sunduğu imkânları sonuna kadar kullanıp güzel bir kahvaltı ile bizi bekleyen güne hazırlandık. En temel ihtiyaçlarımızı karşıladıktan sonra mutluluğumuza diyecek yoktu açıkçası.

Mutluluğun büyük öğretmeni M.Ö.  341-271-270 yıllarında yaşamış Yunan filozof Epikuros insanın ihtiyaçlarını doğru ve güzel bir biçimde üç sınıfa ayırır.
  • Birincisi doğal ve zorunlu olanlardır; bunlar karşılanmadığında acı verirler. Bu nedenle bu sınıfa ait olanlar sadece beslenme ve giyinmekdir. Bu ihtiyaçları karşılamak kolaydır.
  • İkinciler ise doğal ama zorunlu olmayanlardır; Bu da cinsel ihtiyaçlardır. Bu ihtiyaçları gidermek daha zordur.
  • Üçüncüler, ne doğal ne de zorunlu olanlardır; bunlar, lüks, zenginlik, ihtişam ve gösteriştir: sonsuzdurlar ve karşılanmaları çok zordur.
Cemal Süreya’nın şiirinde sabah kahvaltısının mutlulukla ilişkilendirmesi ondandır.
Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem
Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı

Sabah, sabah daha kısa olmasına karşın daha dik ve malzeme kalitesi olarak daha kötü ara yolları kullanmanın hiç de akıllıca bir davranış olmadığını söylemeden geçemeyeceğim.


Dün akşam Kofçaz’a varmak için yaldır, yaldır indiğimiz rampadan bu sefer tırmanarak Kula’ya doğru ilerleyeceğimiz sapağa geldik. Tabi buradan itibaren bizi bekleyen oldukça fazla rampa olduğunu da söylemeliyim.

 Bu tırmanışımız bölgedeki en yüksek tepenin üzerindeki anten istasyonuna kadar devam etti.

Tabi rakım yükseldikçe manzara güzelleştiği gibi yorgunluğumda o oranda artıyordu. Güzel manzarayı bahane ederek fotoğraf çekiyorum ayağına defalarca durmadan edemedim. :)

Tepe noktaya geldikten sonra Kocayazı köyüne doğru bayır aşağı inişe geçtik. Fakat yaklaşık 2-3 kilometre iniş yaptıktan sonra özellikle Trakya ormanlarında yapacağım turlarda sineklerden korunmak için aldığım tülden örtüyü düşürdüğümü fark ederek yükümün bir kısmını boşaltarak aynı yolu tekrar tırmanıp geri gelmek zorunda kaldım.

Belki ilk bakışta önemsiz gibi gözüken ufacık bir şey için bu kadar yolu geri gitmiş olmam pek çok kişi için saçma gelebilir ama orman içinde rampa tırmanırken insanın gözüne göz üne saldıran memleketimin sineklerinin ne kadar sinir bozucu olduğunu bilenler mutlaka bu davranışım için bana hak verecektir.

Çokta zorlu olmayan kısmen düz dile diyebileceğim bozuk asfalt yoldaki yaklaşık 10 km. yolculuğun ardından Kocayazı köyüne geldik.

Köyü geçtikten kısa bir süre sonra bozuk asfaltın yerine stabilize yol aldı. Yolun kötüleşmesi ile ters orantılı olarak bu andan itibaren doğa daha bir güzelleşmeye başladı.

Tarih boyunca yollar ne kadar medeniyetin göstergesi olarak sunulmuş olsa da, bence o yolları kullananlar o oranda medeni olmadıklarında ve eğitim ile desteklenmediği takdirde bir yere iyi ve geniş bir yol yapılması çoğunlukla medeniyet değil felakettir.

Yaklaşık olarak aynı rakımda olan Kocayazı ve Geçitağzı köyleri arası kuş uçuşu 10 kilometre olmasına karşın arada kestirme yol olmaması sebebiyle önce Kuzeydoğu yönüne doğru 11 kilometre ilerleyerek Kula köyüne oradan da güney yönünde ilerleyerek aradaki bu mesafeyi toplamda 21 kilometrede tamamlamamız gerekecek. Neyse ki aradaki doğal güzellikler bunu telafi edecek nitelikte.

Yol boyunca ilerleyip ağaçların sardığı derin vadinin içine girdikçe içimizi korkutucu olmaktan çok uzak huzur ve mutluluk dolu tünele girme hissi kaplıyordu. Derinlere doğru ilerledikçe sanki doğa bize kucağını açıp, daha bir bağrına basıyordu.


 Şehirlerdeki sahte illüzyonlar ve gürültüden uzak olan bu yerde hayatın renkleri daha bir canlı ve güzellik kavramının içi dopdoluydu.  Yol kenarında akan derenin sesi kuşların şarkılarına büyülü bir fon oluşturuyordu.

Bu turda en keyif aldığım yerler Kofçaz ile Kula arası olduğunu açık yüreklilikle söylemeliyim. Burada yaşadıklarımı ve hissettiklerimi yazıya dökmek gerçekten çok zorlandım. Yazdıklarımı kolay beğenmediğim için bu yazınında yayınlanması bu kadar gecikti. Kusura bakmayın. Ne demek istediğimi anlamak isteyen dostlarıma buralara gelmeyi şiddetle tavsiye ederim.

Orman içinde yaklaşık bir-bir buçuk saat kadar pedal çevirdikten sonra öğlen 12:00 civarında Kula köyüne geldik. Köy meydanında muhtarlığın ve açık olmasına rağmen kimsenin bulunmadığı kahvehanenin dışarıdaki masalarında yemeğimizi yedik

Kula’da yemek yeyip bir saat kadar dinlendikten sonra köyde insan namına gördüğümüz çocukların refakatinde köyden ayrılarak yolumuza devam ettik.

Kula köyünden çıkışta 3-4 km kadar dik diyebileceğimiz bir tırmanışın ardından tepe noktaya geldik. Bu noktadan sonra 150-200 metre irtifa kaybı ile iki köy arasından toplamda 10 km kadar kat ettikten sonra Geçitağzı köyüne geldik.

Geçitağzı köyünde hiç zaman kaybetmeden transit geçtik. Zaten eğim sebebiyle bisikletlerimiz kendi kendine hareket ediyordu, bizde bisikletlerimizin hızını hiç kesmeden Dereköy’e geldik.


Dereköy’de kahvede soda ve çay içtikten sonra (Aziziye) Dereköy sınır kapısını görmeye giden Gökay’ı beklemeye koyuldum.

Ağaç gölgesinde tam keyfim yerine gelmişti ki; Gökay yarı yolda sınır kapısına kadar gitmekten vazgeçip geri geldi.  "- O zaman gelsin çaylar." diyerek biraz daha vakit geçirdik.

2012 yılında İslam Gölge ile yaptığımız turda gideceğimiz yerlerdeki (Karadere, Şükrüpaşa, Armutveren, Sarpdere) sınır köylerinin mahrumiyet bölgesinde olduğunu bildiğim için buralarda herhangi bir sıkıntıya mahal vermemek için ne olur ne olmaz diyerek yiyecek ve kamp tümüme doldurmak üzere 2-3 adet çakmak gazı tüpü alarak yolumuza koyulduk.

 
Dereköy ve Karadere arasında yol kenarında ekolojik ve biyolojik denge için doğaya bırakılmış olan anıt ağacın 2012-2017 yılları arasındaki değişini gözlemledim ve insanoğlunun bu dengenin sağlanmasındaki başarısızlığını sizler için belgeledim.
Birinci resim 2012 yılına ikinci resimse 2017 yılına ait yorumu size bırakıyorum.

Armağan barajı havzasında kenarında kısmen düz, arada sırada iniş çıkışların olduğu yolu takip ederek Karadere köyüne geldik. Buraya gelmek demek Sükrüpaşa köyüne kadar sürecek olan 5-6 kilometrelik tırmanışın başlangıcı anlamını taşıyor.

Yaklaşık 50-60 dakika kadar süren tırmanışın ardından zirve noktaya ulaşarak 17:30 civarında Şükrüpaşa köyüne geldik.

Bulgaristan sınırına 3-4 kilometre uzaklıkta oldukça hakim bir tepeye kurulu olan Şükrüpaşa köyüne bu ismin rastgele verilmediğini ancak biraz tarih bilgisi ile anlaşılır. Her fırsatta şanlı tarihimizden dem vuran bizler ne yazık ki bu vatan için canlarını hiçe sayan kahramanlarımızı çabuk unutuyoruz.

Ama unutmayanlar vardır.  Emin olun sınırın diğer yakasında yaşayanlar bu yakadaki sınır köyüne baktıkça sadece bir köy değil Edirne Müdafii Şükrü paşanın abisini görmekte ve hadlerinin hudutlarının bir kez daha bilincine varmaktadır. 

Şükrüpaşa köyü yaklaşık 500 metre rakımda olduğundan 300 metre rakımdaki Armutveren köyüne zahmetsizce indik. Tabi yeni yapılmış yoldaki çakıl ve kum sebebiyle mümkün olduğunca dikkat etmek gerekti.

Armutveren köyüne geldiğimizde güneş batmadan hedeflediğimiz yere yetişebilmek için zaman kaybetmeden yolumuza devam ettik. Köyden 100-200 metre çıkışında tabelaların yönlendirdiği Sarpdere istikametine doğru devam ettik.

Türkiye’deki Trakya coğrafyasındaki en yüksek nokta olan Mahya tepesinin gölgesinde ilerleyerek bugün için ineceğimiz en düşük rakımdaki Rezve deresine geldik. Elbette hepinizin bildiği gibi her inişin birde çıkışı vardır. Buradan sonra Sarpdere köyüne fazla bir mesafemiz kalmamış olsa da 2-3 km. bir rampanın olduğu bir tepeyi aşmamız gerekiyordu.

Bu engeli aşıp tepe noktaya çıktıktan sonra 2-3 km. bayır aşağı gittikten sonra bugün için hedefimize ulaşmanın huzuruna kavuştuk.

Köydeki caminin hemen karşısında hem kahvehane hem de bakkaliye olarak hizmet veren yerde akşam için bir şeyler aldıktan sonra odun ateşinde pişen çaylarımızı yudumlayarak keyfimize keyif kattık.

Güneş batmadan cami bahçesinde uygun bir yere çadırlarımızı kurduktan sonra hazırladığımız yemeğimiz yiyerek dinlemeye çekildik.

Tüm fotoğraflar için GGYİSS Facebook sayfasını ziyaret ediniz.
Bu yazıyı *.PDF formatında okuyabilir yada indirebilirsiniz.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.